SİNAN ÜSTEV VE GÖRÜNMEZ KILINAN YAŞAM HAKKI İHLALLERİ
Hapishaneler, Roman mahpuslar açısından yalnızca özgürlüğün kısıtlandığı mekanlar değil; ayrımcılığın derinleştiği, kötü muamelenin cezasız kaldığı ve yaşam hakkının sistematik biçimde ihlal edildiği kapalı kurumlara dönüşmüş durumdadır.
Son yıllarda ardı ardına yaşanan şüpheli Roman mahpus ölümleri, bu durumun tesadüf değil, yapısal bir sorun olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ölümlerin en güncel örneği, Tekirdağ T Tipi Kapalı Cezaevi’nde yaşamını yitiren 3 kız çocuğu babası Sinan Üstev’tir (26).
Sinan Üstev, 25 Aralık günü, devletin mutlak gözetimi altındayken, hücrede ölü bulunmuştur. İddialara göre Sinan Üstev, hapishane koğuşunda yaşanan bir kavganın ardından hücre cezası almış, infaz koruma memurlarının rutin kontrolleri sırasında hücresinde hayatını kaybetmiş halde bulunmuştur. Sağlık ekiplerinin ölüm tespitinin ardından cenazesi Tekirdağ Dr. İsmail Fehmi Cumalıoğlu Şehir Hastanesi morguna kaldırılmıştır. Ancak ölümün gerçekleştiği koşullar, tecrit süreci ve hücre cezası altındaki muameleye ilişkin sorular yanıtsız bırakılmıştır. Sinan Üstev’in ailesi, olayın ilk anından itibaren ölümün şüpheli olduğuna dair güçlü iddialar dile getirmiştir. Buna rağmen ailenin beyanlarının dikkate alınmadığına, etkili ve bağımsız bir soruşturma yürütülmediğine ve dosyanın hızla kapatılmak istendiğine dair ciddi endişeler bulunmaktadır. Bu yaklaşım, Roman mahpusların yaşamını yitirdiği vakalarda sıkça karşılaşılan kurumsal refleksin bir yansımasıdır.
Sinan Üstev’in ölümü ilk değildir. Roman mahpuslara yönelik şüpheli ölümler, yıllardır tekrar eden bir cezasızlık zinciri oluşturmaktadır. Sincan Cezaevi’nde Mehmet Bozan, Maltepe Cezaevi’nde Vahdet Akın, Iğdır S Tipi Cezaevi’nde Sezer Alan ve son olarak Tekirdağ T Tipi Cezaevi’nde Sinan Üstev haberdar olduğumuz bazı vakalardır.
Bu vakaların ortak noktası; mahpusların kapalı kurumlarda, devletin mutlak sorumluluğu altındayken hayatlarını kaybetmeleri, ölümlerin “intihar” ya da “hastalık” başlığı altında geçiştirilmesi ve ailelerin iddialarının sistematik biçimde görmezden gelinmesidir. Her bir dosyada, işkence ve diğer kötü muamele, psikolojik baskı ve sağlık hizmetlerine erişim ihlalleri etkili şekilde soruşturulmamış; gerçekler ortaya çıkarılmadan dosyalar kapatılmıştır. Ailelerin beyanları yok sayılarak, şüpheli ölümler sıradanlaştırılarak, dosyalar kapatılarak adalet sağlanamaz. Devletin yükümlülüğü bu ölümleri örtbas etmek değil, gerçeği ortaya çıkarmak, sorumluları tespit etmek ve cezasızlık politikasına son vermektir.
Özellikle Roman mahpusların tecrit koşullarında, hücre cezaları altında ya da ağır hastalıklarla baş başa bırakılarak yaşamlarını yitirmeleri, bu ölümlerin “kaçınılmaz” değil, önlenebilir olduğunu göstermektedir. Roman mahpusların cezaevi idareleri tarafından daha kolay gözden çıkarılabilir görülmesi, yaşam hakkının değersizleştirilmesine yol açmaktadır.
Roman mahpusların yaşamı değersiz değildir. Roman mahpusların hapishanelerdeki orantısız temsiliyeti, bireysel suç anlatılarıyla açıklanamaz. Bu tablo; derin yoksulluk, eğitim ve adalete erişimdeki yapısal eşitsizlikler, Roman kimliğinin suçla özdeşleştirilmesi ve ayrımcı yargı pratiklerinin doğrudan sonucudur. Hapishanelerde yaşanan bu ihlaller, Roman kimliği üzerinden normalleştirilmekte ve görünmez kılınmaktadır.
Bu yaşananlar, Mandela Kuralları ile açıkça çelişmektedir. Mandela Kuralları’na göre mahpuslar devletin mutlak gözetimi ve sorumluluğu altındadır ve yaşam hakkının korunması idarenin pozitif yükümlülüğüdür. Kurallar, hapishanelerde işkenceyi, kötü muameleyi, aşırı güç kullanımını ve insan onurunu zedeleyen her türlü disiplin uygulamasını kesin biçimde yasaklamaktadır. Özellikle tecrit ve hücre cezalarının istisnai, kısa süreli ve sıkı denetime tabi olması gerektiği vurgulanmakta; uzun süreli veya denetimsiz tecrit uygulamalarının işkence veya insanlık dışı muamele niteliği taşıyabileceği açıkça belirtilmektedir. Mandela Kuralları ayrıca, hapishanelerde meydana gelen her ölümün, özellikle de şüpheli ölümlerin, bağımsız, tarafsız ve etkili bir şekilde soruşturulmasını zorunlu kılar. Ölümün “intihar” ya da “doğal nedenler” şeklinde yüzeysel biçimde açıklanması kabul edilemez; ölüm öncesindeki tecrit koşulları, disiplin cezaları, sağlık hizmetlerine erişim ve infaz koruma görevlilerinin tutumu ayrıntılı biçimde incelenmelidir. Ailelerin bilgi alma ve sürece katılma hakkı güvence altına alınmalı, hapishane idaresinin ihmali veya kusuru etkili biçimde ortaya çıkarılmalıdır.
Sinan Üstev’in hücre cezası altındayken yaşamını yitirmesi, ölüm koşullarına ilişkin soruların yanıtsız bırakılması ve ailenin iddialarının görmezden gelinmesi, Mandela Kuralları’nın açık ihlalidir. Aynı ihlallerin Mehmet Bozan, Vahdet Akın ve Sezer Alan dosyalarında da tekrar etmesi, Roman mahpuslara yönelik cezasızlığın münferit değil, yapısal ve sistematik bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Uluslararası hukuk açısından bu durum, devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğinin açık göstergesidir. Yaşam hakkı ihlallerine karşı adalet, şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanana kadar bu mücadele sürecektir.
Buradan bir kez daha açıkça ifade ediyoruz:
Sinan Üstev’in adı bir istatistik değildir, ölümü, tek başına bir vaka değildir.
Bu ölüm, Roman mahpuslara yönelik sistematik ihlaller zincirinin son halkasıdır.
Sinan Üstev için adalet talebi;
Mehmet Bozan,
Vahdet Akın,
Sezer Alan
ve ismini bilmediğimiz diğer Roman mahpuslar için de adalet talebidir.
ORTAK AÇIKLAMA YAPACAK ÖRGÜTLER:
Romani Godi
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi
Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği(CİSST)